Yazar "Sevdiren, Öznur" seçeneğine göre listele
Listeleniyor 1 - 14 / 14
Sayfa Başına Sonuç
Sıralama seçenekleri
Öğe 5237 SAYILI TCK SONRASI KISA SÜRELİ HAPİS CEZALARINA SEÇENEK YAPTIRIMLAR (2005-2025): MEVZUAT DEĞİŞİKLERİ VE UYGULAMA ÜZERİNE ELEŞTİREL BİR DEĞERLENDİRME?(Hacettepe Üniversitesi, 2026) Sevdiren, ÖznurÖzet 647 sayılı Kanun ile ilk kez düzenlenen kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalara seçenek yaptırımlar, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile yeniden düzenlenmiş (TCK m. 50) ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile ortak bir çerçeve ihdas edilmiştir. 2005 yılındaki ceza hukuku reformu kapsamında, aynı zamanda denetimli serbestlik teşkilatı kurulmuş, böylece seçenek yaptırımların uygulanması bakımından önemli bir adım atılmıştır. Öğretide, özellikle adli para cezası dışındaki yaptırımların hukuki niteliği konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte, seçenek yaptırımlar pratik olarak büyük önem taşımaktadır. TCK m. 50 uyarınca, 30 güne kadar hapis cezalarında, failin daha önce hapis cezasına mahkum edilmemiş olması hâlinde ve çocuklar ve 65 yaşından büyükler için ise bir yıla kadar süreli hapis cezalarında, seçenek yaptırımların uygulanması zorunludur. Ayrıca, basit taksirle işlenen suçlar bakımından da uzun süreli hapis cezalarının dahi seçenek yaptırımlara çevrilebilmesine olanak tanıyan mevcut sistem, bu yaptırımların önemini daha da artırmakta ve uygulamada yerleşmesini sağlamaktadır. Kuşkusuz, bu gelişmede Yargıtay’ın kısa süreli hapis cezalarına seçenek yaptırımlara ilişkin bütün kararların gerekçelendirilmesi gerektiğine dair yaklaşımı belirleyici olmuştur. Yargıtay, bu gerekçelendirmenin soyut olmamasını, açık kanuni dayanağının olmasını ve her hâlükârda denetime elverişli biçimde yapılmasını zorunlu görmektedir. Bu çalışma kapsamında incelenen Yargıtay kararları, 20 yıllık zaman dilimi içinde uygulamada özellikle kamuya yararlı bir işte çalıştırma ile belirli yerlere gitmekten ve belirli etkinlikleri yapmaktan yasaklanma yaptırımlarının öne çıktığını göstermektedir. Bu bağlamda, Yüksek Mahkeme'nin, yaptırımların “infazda kısıtlılık yaratmama” ilkesi ile temel hak ve özgürlüklerle ve yaptırımın amacıyla uyumlu olma ölçütleri doğrultusunda geliştirdiği bir içtihat birikiminden söz etmek mümkündür. Yargıtay’ın, özellikle söz konusu iki yaptırım başta olmak üzere, diğer seçenek yaptırımlar bakımından geliştirdiği içtihatların ayrıntılı biçimde ele alındığı bu çalışmada, başta infaz hâkimliğinin esas mahkemenin rolünü kısmen üstlenmesi olmak üzere, konunun teorik, uygulamaya ve mevzuata ilişkin yönleri eleştirel bir incelemeye tabi tutulacaktır.Öğe ADİL YARGILANMA HAKKI BAĞLAMINDA KAMU GÖREVLİLERİ TARAFINDAN TUTULAN TUTANAĞIN CEZA MUHAKEMESİNDE İSPAT DEĞERİ(2022) Sevdiren, ÖznurCeza muhakemesinde mutlak anlamda bir ispat yükümlülüğünden söz edilemez. Her halükârda sanık suçluluğunu ispata zorlanamaz. Bu bakımdan ispat yükünü tersine çeviren karineler ceza muhakemesinin temel prensipleri ile bağdaşmaz. Bununla birlikte, uygulamada başta kolluk görevlileri olmak üzere kamu görevlileri tarafından düzenlenen tutanaklar sıklıkla sanık aleyhine adeta ‘kesin’ veya ‘kanuni delil’ olarak değerlendirilmekte ve tutanağın aksinin ispatı için delil ikamesi ise muhtelif nedenlerle reddedilmektedir. Bu durumda, söz konusu tutanaklar da aksi ispat olunmayan bir karine ile muhakeme açısından belirleyici delil olmaktadır. Kamu görevlileri tarafından tutulan tutanaklara bu türden bir üstün delil niteliği atfederek, çelişmeli yargılama ve silahların eşitliği prensibine aykırı bir biçimde ele alınması, adil yargılanma ilkesini çeşitli boyutlarıyla ihlal etmektedir. Konu, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru üzerine verdiği bir kararda [Gurbet Çoban başvurusu] detaylı bir biçimde ele alınmış, idari ajanların tuttuğu tutanakların aksinin ispatına olanak tanınması gerektiğinin altını çizilmiştir. Yargıtay’ın da isnadın dayanağının bu türden bir tutanak olduğu kararlarda, isabetli bir biçimde, tutanak tanıklarının dinlenmesi yönünde çok sayıda kararı bulunmaktadır. Keza, Yüksek Mahkeme bu türden tutanaklardaki hususlara ilişkin eksik incelemeye dayalı derece mahkemesi kararlarını da bozmaktadır. Bu çalışma, her iki yüksek mahkemenin içtihadı ve AİHM’nin adil yargılanma hakkına ilişkin içtihadı ışığında, delillerin ortaya konulmasına ilişkin temel prensipler çerçevesinde söz konusu tutanakların ispat değerini ve adil yargılanma hakkı bağlamında bu tutanakların sanığı ispatla yükümlü tutan bir karine olarak ortaya konulmasına ilişkin dengeleyici önlemleri ele almaktadırÖğe ADİL YARGILANMA HAKKI BAĞLAMINDA KAMU GÖREVLİLERİ TARAFINDAN TUTULAN TUTANAĞIN CEZA MUHAKEMESİNDE İSPAT DEĞERİ(2022) Sevdiren, Öznureza muhakemesinde mutlak anlamda bir ispat yükümlülüğünden söz edilemez. Her halükârda sanık suçluluğunu ispata zorlanamaz. Bu bakımdan ispat yükünü tersine çeviren karineler ceza muhakemesinin temel prensipleri ile bağdaşmaz. Bununla birlikte, uygulamada başta kolluk görevlileri olmak üzere kamu görevlileri tarafından düzenlenen tutanaklar sıklıkla sanık aleyhine adeta ‘kesin’ veya ‘kanuni delil’ olarak değerlendirilmekte ve tutanağın aksinin ispatı için delil ikamesi ise muhtelif nedenlerle reddedilmektedir. Bu durumda, söz konusu tutanaklar da aksi ispat olunmayan bir karine ile muhakeme açısından belirleyici delil olmaktadır. Kamu görevlileri tarafından tutulan tutanaklara bu türden bir üstün delil niteliği atfederek, çelişmeli yargılama ve silahların eşitliği prensibine aykırı bir biçimde ele alınması, adil yargılanma ilkesini çeşitli boyutlarıyla ihlal etmektedir. Konu, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru üzerine verdiği bir kararda [Gurbet Çoban başvurusu] detaylı bir biçimde ele alınmış, idari ajanların tuttuğu tutanakların aksinin ispatına olanak tanınması gerektiğinin altını çizilmiştir. Yargıtay’ın da isnadın dayanağının bu türden bir tutanak olduğu kararlarda, isabetli bir biçimde, tutanak tanıklarının dinlenmesi yönünde çok sayıda kararı bulunmaktadır. Keza, Yüksek Mahkeme bu türden tutanaklardaki hususlara ilişkin eksik incelemeye dayalı derece mahkemesi kararlarını da bozmaktadır. Bu çalışma, her iki yüksek mahkemenin içtihadı ve AİHM’nin adil yargılanma hakkına ilişkin içtihadı ışığında, delillerin ortaya konulmasına ilişkin temel prensipler çerçevesinde söz konusu tutanakların ispat değerini ve adil yargılanma hakkı bağlamında bu tutanakların sanığı ispatla yükümlü tutan bir karine olarak ortaya konulmasına ilişkin dengeleyici önlemleri ele almaktadırÖğe Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Seri Muhakeme Usulü Üzerine Eleştirel Değerlendirmeler(2020) Sevdiren, Öznur7188 sayılı Kanun ile kabul edilen seri muhakeme usulü karşılaştırmalı hukuktaki iddiapazarlığı düzenlemelerinin hukukumuzdaki ilk adımı olarak değerlendirilebilir. Son derecesınırlı bir biçimde ve kazuistik bir düzenleme öngören seri muhakeme usulü tanımı gereği birdizi adil yargılanma hakkından feragati içermektedir. Hukukumuzda, bu usul, suç mağduruve suçtan zarar görenin katılımı veya yargılama aşamasında da hakime maddi gerçeği resenaraştırma yükümlülüğü verilmesi gibi bir dizi güvenceden yoksun bir biçimde öngörülmüştür.Öte yandan, seri muhakemede yeterli şüphe ile mahkumiyet hükmü kurulması mümkün halegelmektedir. Ortaya çıkan hüküm bakımından kanun yolu denetimi önemli ölçüde sınırlandı rılmış, kanun yolu olarak itiraz öngörülmüş ve genel hükümlere atıfla yetinilmiştir. Bu çalış mada, seri muhakeme usulü detaylı bir şekilde ele alınarak adil yargılanma hakkı bağlamındaortaya çıkabilecek sorunlar değerlendirilecek ve olması gereken hukuk açısından seri muha keme usulüne ilişkin bir dizi öneride bulunulacaktır.Öğe ANAYASA MAHKEMESİ’NİN TUTUKLAMA KARARININ MADDİ ŞARTLARI İÇTİHADINA ELEŞTİREL BİR YAKLAŞIM(2019) Sevdiren, ÖznurAnayasa Mahkemesi’nin özgürlük ve güvenlik hakkının ihlali iddiaları ile ilgili yapılan bireysel başvurularda, konu ile ilgili iç hukukmevzuatı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadıyla muhtelifbiçimlerde bağdaşmayan bir içtihat birikimi yarattığı gözlemlenmektedir. Birincisi, Anayasa Mahkemesi, keyfi tutma yasağına karşı temel birgüvence oluşturan ve Anayasa md. 19’da özgürlük ve güvenlik hakkınınsınırlanması için temel bir koşul olarak görülen ‘kuvvetli belirti’ kavramını, AİHM içtihatlarından yola çıkarak kendi pratiğine ‘inandırıcı delil’olarak tercüme etmektedir. Mahkeme’nin ‘inandırıcı' delil kavramınaizafe ettiği şüphe seviyesi iç hukuktaki ‘kuvvetli suç şüphesini gösterensomut deliller’ ölçütünden daha düşüktür. Öte yandan, Mahkeme, tutuklama nedenlerinin ilk tutuklama kararından itibaren zorunlu olduğu yönündeki iç hukuk düzenlemelerini göz ardı ederek AİHM’nin Letellier prensibi olarak da bilinen sürecin ilerlemesi ile birlikte ‘ilgili ve yeterligerekçe’ bildirme zorunlu olduğu yönündeki içtihadına sıklıkla işaretetmektedir. İlginçtir, AİHM’nin Buzadji kararı sonrası da Anayasa Mahkemesi’nin içtihadında bu yönde bir değişiklik söz konusu değildir. Bubağlamda, katalog suçlar söz konusu olduğunda da, Mahkeme, Anayasamd. 19’da başta ölçülülük dâhil olmak üzere öngörülen güvenceleri etkisiz hale getirecek bir yorumu benimsemektedir. Nihayet, Anayasa Mahkemesi olağanüstü hal ile ilgili verilen tutuklama kararlarını ise, açıkçabir yasal dayanak olmaksızın yorum yoluyla, olağanüstü hallerde temelhak ve özgürlükler rejiminin düzenlendiği 15. madde çerçevesinde elealmaktadır. AİHM, Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu pratiğinin AİHSile bağdaşmadığını hali hazırda hüküm altına almış bulunmaktadır. Buçalışma, Anayasa Mahkemesi’nin her üç yönden verdiği kararlarla,Mahkeme’nin, konu ile ilgili iç hukuku sınırlayıcı bir biçimde yorumladığını ve bu durumun gerek AİHS md. 5’teki iç hukuka uygunluk koşulugerekse Sözleşme’nin 53. maddesine aykırı olduğunu tespit etmektedir.Öğe Anayasa Mahkemesi’nin tutuklama kararının maddi şartları içtihadına eleştirel bir yaklaşım(Anayasa Hukuku Dergisi, 2019) Sevdiren, ÖznurÖZET: Anayasa MahkemeVi¶nin özgürlük ve güvenlik hakkÕnÕn ihlali iddialaUÕ ile ilgili \aSÕlan bireysel baúYXUXlaUda, konu ile ilgili iç hukuk meY]XaWÕ ve Avrupa ønVan HaklaUÕ MahkemeVi¶nin ioWihadÕ\la muhtelif biçimlerde ba÷daúma\an bir içtihat birikimi \aUaWWÕ÷Õ gözlemlenmektedir. Birincisi, Anayasa Mahkemesi, keyfi tutma \aVa÷Õna kaUúÕ temel bir güvence olXúWXUan ve Anayasa md. 19¶da özgürlük ve güvenlik hakkÕnÕn VÕnÕUlanmaVÕ için temel bir koúXl olarak görülen µkXYYeWli beliUWi¶ kavramÕnÕ, AøHM ioWihaWlaUÕndan yola oÕkaUak kendi SUaWi÷ine µinandÕUÕcÕ delil¶ olarak tercüme etmektedir. Mahkeme¶nin µinandÕUÕcÕ' delil kaYUamÕna izafe eWWi÷i ú She seviyesi iç hukuktaki µkXYYeWli suç ú SheVini gösteren somut delilleU¶ ölçütünden daha d ú kW U. Öte yandan, Mahkeme, tutuklama nedenlerinin ilk tutuklama kaUaUÕndan itibaren zorunlu oldX÷X yönündeki iç hukuk düzenlemelerini göz aUdÕ ederek AøHM¶nin Letellier prensibi olarak da bilinen sürecin ilerlemesi ile birlikte µilgili ve yeterli geUekoe¶ bildirme zorunlu oldX÷X yönündeki ioWihadÕna VÕklÕkla iúaUeW etmektedir. ølginoWiU, AøHM¶nin Buzadji kaUaUÕ VonUaVÕ da Anayasa MahkemeVi¶nin ioWihadÕnda bu yönde bir de÷iúiklik söz konusu de÷ildiU. Bu ba÷lamda, katalog suçlar söz konusu oldX÷Xnda da, Mahkeme, Anayasa md. 19¶da baúWa ölçülülük dâhil olmak üzere öngörülen güvenceleri etkisiz hale getirecek bir yorumu benimsemektedir. Nihayet, Anayasa Mahkemesi ola÷an VW hal ile ilgili verilen tutuklama kaUaUlaUÕnÕ ise, aoÕkoa bir yasal dayanak olmakVÕ]Õn yorum yoluyla, ola÷an VW hallerde temel hak ve özgürlükler rejiminin d ]enlendi÷i 15. madde çerçevesinde ele almakWadÕU. AøHM, Anayasa MahkemeVi¶nin söz konusu SUaWi÷inin AøHS ile ba÷daúmadÕ÷ÕnÕ hali ha]ÕUda hüküm alWÕna almÕú bulunmaktadÕU. Bu oalÕúma, Anayasa MahkemeVi¶nin her üç yönden YeUdi÷i kararlarla, Mahkeme¶nin, konu ile ilgili iç hukuku VÕnÕUla\ÕcÕ bir biçimde yorumladÕ÷ÕnÕ ve bu durumun gerek AøHS md. 5¶Weki iç hukuka uygunluk koúXlX gerekse S|]leúme¶nin 53. maddesine a\kÕUÕ oldX÷XnX tespit etmektedir.Öğe ÇELİŞMELİ YARGILAMA VE SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ İLKELERİ BAĞLAMINDA TEŞHİS İŞLEMİ VE BU İŞLEMDE MÜDAFİİN HAZIR BULUNMA YETKİSİ(2019) Sevdiren, ÖznurCeza muhakemesi hukukunda önemli bir ispat aracı olarak değerlendirilen teşhisişleminin hukuksal dayanağını, Ceza Muhakemesi Kanunu md.52 oluşturmaktadır.Bu işlemin icrasına ilişkin koşullar ilk kez 2007 tarihinde Polis Vazife ve Salahiyet KanunuEk 6. maddede yapılan değişiklik ile düzenlenmiştir. Uygulamada teşhis işleminin,koruma tedbirlerinin uygulanması ve hüküm tesisi için önemli ve hatta bazen yeganedayanak olduğu gözlemlenmektedir. Teşhis işlemi sonucu elde edilen delilin tanık veyamağdurun beyanını yansıtması itibarıyla bu düzeyde bir delil değeri izafe edilmesiesasentartışmalıdır. Her halükarda, hata payı çok yüksek bu işlemin icrasının silahlarıneşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri çerçevesinde icrası zorunludur. AİHM’nin de istikrarlıbir biçimde belirttiği üzere, soruşturma aşaması delillerin toplandığı bir aşamaolması itibarıyla müdafiin soruşturma işlemlerine katılımı, bu süreçte yargılamanın esasınıoluşturan deliller toplandığı için özellikle önemlidir. Her ne kadar, Yargıtay 2008tarihli bir Ceza Genel Kurul kararında aksi sonuca ulaşmışsa da teşhiste müdafiininkatılımı gerek CMK’nın müdafi ile ilgili hükümlerinin zorunlu sonucu gerekse de silahlarıneşitliği ve çelişmeli yargılama ilkesinin bir gereğidir.Öğe Çelişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkeleri bağlamında teşhis işlemi ve bu işlemde müdafiin hazır bulunma yetkisi(Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2019) Sevdiren, ÖznurÖZET: Ceza muhakemesi hukukunda önemli bir ispat aracı olarak değerlendirilen teşhis işleminin hukuksal dayanağını, Ceza Muhakemesi Kanunu md.52 oluşturmaktadır. Bu işlemin icrasına ilişkin koşullar ilk kez 2007 tarihinde Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu Ek 6. maddede yapılan değişiklik ile düzenlenmiştir. Uygulamada teşhis işleminin, koruma tedbirlerinin uygulanması ve hüküm tesisi için önemli ve hatta bazen yegane dayanak olduğu gözlemlenmektedir. Teşhis işlemi sonucu elde edilen delilin tanık veya mağdurun beyanını yansıtması itibarıyla bu düzeyde bir delil değeri izafe edilmesiesasen tartışmalıdır. Her halükarda, hata payı çok yüksek bu işlemin icrasının silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri çerçevesinde icrası zorunludur. AİHM’nin de istikrarlı bir biçimde belirttiği üzere, soruşturma aşaması delillerin toplandığı bir aşama olması itibarıyla müdafiin soruşturma işlemlerine katılımı, bu süreçte yargılamanın esasını oluşturan deliller toplandığı için özellikle önemlidir. Her ne kadar, Yargıtay 2008 tarihli bir Ceza Genel Kurul kararında aksi sonuca ulaşmışsa da teşhiste müdafiinin katılımı gerek CMK’nın müdafi ile ilgili hükümlerinin zorunlu sonucu gerekse de silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkesinin bir gereğidir.Öğe GIYABİ TUTUKLAMA DÖNGÜSÜNÜ KIRABİLMEK: SORUŞTURMA AŞAMASINDA TUTUKLAMA TALEBİNİN REDDİ KARARLARINA KARŞI ETKİLİ BİR İTİRAZ DENETİMİ(*)(2022) Özbalcı, Yalım Yarkın; Sevdiren, Öznur; Yanık, ÖzgenurTutuklamanın hukuksal denetimini talep etme hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkının en önemli güvencelerinden biridir. İtiraz kanun yolu, bu denetimin gerçekleştirilmesini talep etme yönünden birincil bir öneme sahiptir. Bununla birlikte, uygulamada makul bir başarı şansı sunan etkili bir kanun yolu olmaktan uzaktır. Konu, salıverilme kararına karşı yapılan itiraz- lar açısından daha da vahim bir hal almaktadır. Zira, burada itiraz mercilerince verilen kabul kararları CMK m. 98 bağlamında uygulamadaki adıyla ‘tutuklama amaçlı yakalama emri’ ile icra edilmekte ve böylelikle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun felsefe ve ilkelerine aykırı bir biçimde gıyabi tutuklama uygulaması sürdürülmektedir. Bu bağlamda itiraz kanun yoluna işlerlik kazandırmak, ancak mevzuatta halihazırda itiraz kanun yoluna ilişkin genel hü- kümler çerçevesinde düzenlendiği şekliyle sözlü inceleme yapılmasına imkân tanınması ile sağlanabilecektir. Dolayısıyla itiraz gerekçelerini kabul edilebilir bulan merciin verdiği yaka- lama emrinin, şüphelinin gıyabında verilen bir tutuklama kararının yüze karşı okunmasının ön aşaması olarak değil, itiraz incelemesinin karara bağlanmasından evvel başvurulması gereken bir karar türü olarak düşünülmesi gerekir. Bu tespit, Anayasa’nın 19. maddesinde düzenlenen tutuklamanın ihtiyari olarak uygulanabilecek bir koruma tedbiri olma niteliği ve Ceza Muhake- mesi Kanunu’nun tutuklamaya ilişkin hükümlerinin zorunlu bir sonucudur. Öte yandan, her ne kadar ilk bakışta, itiraz merciin serbest bırakma kararına karşı itiraz yolu açık gibi görünse de kanaatimizce CMK m. 271/4. maddesi çerçevesinde acele itiraz yoluna ancak merci tarafından verilen tutuklama kararlarına karşı gidilebilecektir. Merci tarafından verilen serbest bırakma kararları ise kesindir. Bu çalışmada, söz konusu tespit ve değerlendirmeler, itiraz kanun yoluna ilişkin genel hükümler ile AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları ışığında itiraz incelemesinin soruşturma aşamasındaki kapsamı bağlamında ayrıntılı bir biçimde ele alınmıştır.Öğe İŞKENCE SUÇUNDA TİPİK FİİL YÖNÜNDEN ‘ACI VE EZANIN AĞIRLIĞI’ İLE SUÇUN ‘SİSTEMATİK VE BELLİ BİR SÜREÇ İÇİNDE İŞLENMESİ’ ÖLÇÜTLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ(2019) Sevdiren, ÖznurÖğretideki baskın görüşe göre 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda işkence suçundatipik fiili karakterize eden olgu, madde gerekçesinden hareketle esas itibarıyla fiilin ‘sistematikbir biçimde ve belli bir süreç içinde işlenmesi’dir. İşkenceye Karşı Birleşmiş MilletlerSözleşmesi’nin tanımı ve bu tanımı esas alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)içtihatlarından hareketle diğer bir yaklaşım ise, işkence suçunda ayırt edici özelliğin ‘acı veezanın ağırlığı’ kriteri olduğunu savunmaktadır. Fakat, her iki görüş de maddenin açık lafzınaaykırı bir yorumu benimsemektedir. Diğer taraftan, Yargıtay da seçimlik hareketli bir suçolarak maddede öngörülen hareketlerden birinin gerçekleşmesini suçun işlenmesi için yeterligörmemekte fiilin sistematik ve belli bir süreç içinde işlenmesini aramaktadır. Nitekim, ilgiliihtisas dairesi sistematiklik kriterini pratiğe tercüme ederken birbiri ile çelişen kararlarvermekte ve her halükarda ‘sistematik’ kavramını açıklamakta zorlanmaktadır. Bu çalışmadageleneksel olarak işkence suçunu karakterize ettiği düşünülen acı ve ezanın ağırlığı kriteri ileöğreti ve uygulamanın benimsediği sistematiklik görüşü suç genel teorisi ve konu ile ilgiliuygulama ışığında eleştirel bir biçimde ele alınmaktadır.Öğe İşkence suçunda tipik fiil yönünden ‘acı ve ezanın ağırlığı’ ile suçun ‘sistematik ve belli bir süreç içinde işlenmesi’ ölçütlerinin değerlendirilmesi(Ceza Hukuku Dergisi, 2019) Sevdiren, ÖznurÖZET: Öğretideki baskın görüşe göre 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda işkence suçunda tipik fiili karakterize eden olgu, madde gerekçesinden hareketle esas itibarıyla fiilin ‘sistematik bir biçimde ve belli bir süreç içinde işlenmesi’dir. İşkenceye Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin tanımı ve bu tanımı esas alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarından hareketle diğer bir yaklaşım ise, işkence suçunda ayırt edici özelliğin ‘acı ve ezanın ağırlığı’ kriteri olduğunu savunmaktadır. Fakat, her iki görüş de maddenin açık lafzına aykırı bir yorumu benimsemektedir. Diğer taraftan, Yargıtay da seçimlik hareketli bir suç olarak maddede öngörülen hareketlerden birinin gerçekleşmesini suçun işlenmesi için yeterli görmemekte fiilin sistematik ve belli bir süreç içinde işlenmesini aramaktadır. Nitekim, ilgili ihtisas dairesi sistematiklik kriterini pratiğe tercüme ederken birbiri ile çelişen kararlar vermekte ve her halükarda ‘sistematik’ kavramını açıklamakta zorlanmaktadır. Bu çalışmada geleneksel olarak işkence suçunu karakterize ettiği düşünülen acı ve ezanın ağırlığı kriteri ile öğreti ve uygulamanın benimsediği sistematiklik görüşü suç genel teorisi ve konu ile ilgili uygulama ışığında eleştirel bir biçimde ele alınmaktadır.Öğe Tutuklama Nedenlerine İlişkin Kanuni Karine Sistemi (Katalog Suçlar) Sorunu: Alman Hukuku ve AİHM Kararları Çerçevesinde Bir Değerlendirme(2022) Sevdiren, Öznur5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100/3. maddesi belirli suçlar yönünden tutuklama karinesi ihdas etmiştir. Her ne kadar, bu düzenleme ile Alman hukukunda olduğu gibi, tutuklama tedbirine istisnai olarak başvurulması amaçlansa da uygulamada katalog suçlar yönünden tutuklama adeta kurallaşmış ve bir tür ön infaza dönüşmüştür. 4. Yargı Reformu Paketi olarak adlandırılan 7331 sayılı Kanun ile tutuklama uygulamasına ilişkin bazı düzenlemeler öngörülerek tutuklamanın istisnaen başvurulabilecek bir tedbir olması sağlanmaya çalışılsa da kanunun öngördüğü düzenlemeler bu türden bir dönüşümü sağlamaktan uzak görünmektedir. Bu çalışmada tutuklama karinesinin Ceza Muhakemesi Kanunu’ndan çıkarılması gerektiği savunulmaktadır. Konuyu 7331 sayılı düzenlemeler bağlamında ele alan çalışmada, Alman öğretisi ve uygulaması ile Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında tutuklamada katalog suçlar konusu değerlendirilecektir. Bu tartışma ışığında, AİHM’nin konu ile ilgili yerleşik içtihadını geliştirdiği Buzadji kararı ile hukukumuz bakımından kanuni karine sisteminin terk edilmesinin artık bir gereklilik olduğu savunulmaktadırÖğe YARGITAY 12. CEZA DAİRESİ’NİN MAKUL SÜREDE SERBEST BIRAKILMA HAKKININ İHLALİ NEDENİYLE CMK M. 141/1(D) BAĞLAMINDA AÇILAN TAZMİNAT DAVALARI İLE İLGİLİ İÇTİHADININ DEĞERLENDİRİLMESİ(2020) Sevdiren, ÖznurTutuklulukta makul süre ile ilgili CMK m. 141/1(d)’de öngörülen tazminat davasının kapsamı ve koşulları, gerek bireysel başvurumercileri olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi gerekse de Yargıtay tarafından bireysel başvuru merceğindenyorumlanmaktadır. Bu yaklaşım çerçevesinde, makul sürede serbestbırakılma hakkı yönünden yapılan başvurularda, Avrupa Mahkemesi’nin bazı çok önemli ve istisnai kararları dışında ağırlıklı olarak, öncelikle CMK m. 141’de öngörülen tazminat davası yolunun tüketilmesi zorunlu görülmektedir, hatta asıl davanın henüz sonuçlanmadığı durumlarda dahi öncelikle bu yol tüketilmesi aranmaktadır. Bu çalışma, böyle bir yorumun ceza muhakemesinin temel prensipleri ile bağdaşmadığını ve bir dizi soruna neden olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda, öncelikle CMK m. 141’de düzenlenen tazminat davasının anayasal ve yasal dayanakları üzerinde durulacak, daha sonra tazminat davasına ilişkin güncel içtihadın nasıl ortaya çıktığı değerlendirilecektir. Son bölümde makul sürede serbest kalma hakkı değerlendirilerek, makul sürede serbest kalma hakkının ihlali ile ilgili davalarda, CMK m. 141/1(d) bağlamında, incelemenin konusu ve kapsamı değerlendirilecektir. Bu bölümün ardından, çalışmanın temel tezleri bağlamında tazminat davasına ilişkin 12. Ceza Dairesi’nin geliştirdiği içtihat eleştirel bir biçimde ele alınacaktırÖğe YARGITAY KARARLARI IŞIĞINDA SUÇÜSTÜ HALİNDE ŞÜPHELİNİN YAKALANMASINI SAĞLAMAK AMACIYLA SİLAH KULLANMA YETKİSİ (PVSK m. 16/7)*(2021) Sevdiren, ÖznurPolis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nda 2007 yılında yapılan bir değişiklik ile suçun niteliğine ve ağırlığına bakılmaksızın kişinin yakalanmasını sağlamak üzere kolluğa silah kullanma yetkisi tanınmıştır. Konuyla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi’nin atıfta bulunduğu uluslararası belgeler, silah kullanımının istisnai niteliğinin altını çizmekte ve ateşli silahın ancak meşru savunma halinde veya gerçekleşmesi muhakkak öldürme veya ciddi yaralanma riski yaratan suçlara ilişkin olarak saldırganın yakalanması amacına dönük olarak kullanabileceğini belirtmektedir. Uygulamada suçun niteliğine bakılmaksızın her türlü suç, hatta kabahat türünden fiiller açısından silah kullanma yetkisine başvurulmaktadır. Dahası, şüphelinin başka suretle yakalanması mümkün iken, özellikle hareketli hedeflere dönük olarak, öldürücü şekilde atış tevcih edilebilmektedir. Bu noktada, temyiz aşamasına gelmiş az sayıda vakada ise, Yargıtay çoğunlukla failin kolluk görevlisi olması dolayısıyla bir nevi “taksir karinesi” benimsemekte, kastın bulunduğunu tespit ettiği az sayıda vakada ise kasten yaralama suçunun mevcudiyetinden hareket etmektedir. Bu biçimde, Yargıtay, kasten öldürme ve yaralama arasındaki ayrım bakımından geliştirdiği içtihadından ayrılmaktadır. Bu yazıda konu ile ilgili mevzuat çerçevesinde Yargıtay’ın söz konusu yaklaşımı eleştirel bir biçimde ele alınmaktadır.











