Discourses on universalism and cultural relativism in criminal cases of honour-based violence in migration context: Case of Germany
Tarih
Yazarlar
Dergi Başlığı
Dergi ISSN
Cilt Başlığı
Yayıncı
Erişim Hakkı
Özet
Bu tez, Almanya'da yaşayan ve Türkiye'den gelmiş erkek göçmenlerin kadın göçmenlere uyguladığı "namusa dayalı şiddet" vakalarında kültür ve hukukun kesişimini incelemektedir. Feminist düşünür Susan Moller Okin'in feminizm ile çokkültürlülük arasındaki gerilime ilişkin çalışmalarından hareket eden çalışma, Almanya'daki iki vakayı detaylı bir şekilde inceleyerek, göçmen kökenli kadınlara yönelik namusa dayalı şiddet vakalarında kültüre nasıl başvurulduğunu ve kültürün nasıl detaylandırıldığını anlamayı amaçlıyor. Kültürel görecelik ve insan haklarının evrenselliği, çokkültürlülük ve feminizm, kültürel savunma, "namusa dayalı şiddet", kadın cinayetleri, "namus cinayetleri" ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet etrafındaki tartışmalar, uluslararası insan hakları hukuku çerçevesi bu vakalara daha yakından bakmamı sağlayan merceği oluşturuyor. Belge analizi ve vaka çalışması yaklaşımı kullanan araştırma, Almanya'da göçmen kökenli kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı iki ölümcül şiddet vakasını yakından incelemektedir. Çalışma, bir oto/biyografi ve bir dava dosyasını inceleyerek ve farklı materyallerle destekleyerek bu iki kadının hikâyelerini ve deneyimlerinin ortaya çıktığı kültürel bağlamları irdelemektedir. Söz konusu iki vakadan Zeynep eski eşi tarafından öldürülürken, Aylin Korkmaz neredeyse ölümcül bir saldırıdan mucizevi bir şekilde sağ kurtulmuştur. Çalışmanın amacı bu durumlarda hukukun kültürü nasıl ele aldığını anlamaktır. Aylin Korkmaz ve Zeynep'in davalarının kapsamlı incelemesi, Alman hukuk sistemi içinde, göç bağlamında namus temelli şiddeti ele almanın zorluğuna dair önemli veriler sunuyor. Bunlar, tezin ana bulgusunu vurgulamaktadır: Kültürel anlatılar ele alınırken ve bağlamın bir parçasıyken, hukuk sisteminin dar bir şekilde nihai eyleme ve belirli saik tanımlarına (Mord ve Totschlag) odaklanma eğilimi, zaman içinde ortaya çıkan ataerkil namus kodlarında kök salmış daha geniş kontrol, taciz ve şiddet kalıplarını tanımada ve bunlara yeterli şekilde yanıt vermede sıklıkla başarısız olmaktadır.
This dissertation examines the intersection of culture and law in cases of "honour-based violence" committed by male immigrants against female immigrants from Türkiye living in Germany. Drawing on feminist thinker Susan Moller Okin's work on the tension between feminism and multiculturalism, the study aims to understand how culture is invoked and elaborated in cases of "honour-based violence" against women of immigrant background by examining two cases in Germany in detail. Debates around cultural relativism and the universality of human rights, multiculturalism and feminism, cultural defence, "honour-based violence", femicide, "honour killings", and gender-based violence, the international human rights framework provides the lens through which I look at these cases more closely. Using a document analysis and case study approach, the research closely examines two fatal cases of gender-based violence against women with immigrant backgrounds in Germany. The study scrutinises the stories of these two women and the cultural contexts in which their experiences unfolded by examining an auto/biography and a case file supported by different materials. Of the two cases in question, Zeynep was killed by her ex-husband, whereas Aylin Korkmaz miraculously survived an almost fatal attack. The study aims to understand how the law deals with culture in those cases. The extensive investigation of Aylin Korkmaz's and Zeynep's cases provides significant insights into the difficulty of dealing with honour-based violence within the context of migration in the German legal system. They highlight the dissertation's main finding: While cultural narratives are undoubtedly invoked and part of the context, the legal system's tendency to focus narrowly on the final act and specific legal definitions of motive (Mord vs Totschlag) frequently fails to recognise and adequately respond to the broader patterns of control, abuse, and violence rooted in patriarchal honour codes that unfold over time.











